09 Şubat 2010 Salı

Mide Çeperinin Hayatımızdaki Önemi

Bu aralar çok 'uruguay'dan yakı getirttim' modundayım. Netekim şimdi penceremden dışarı şöyle bir bakayım dedim, bu karlı havada 13. katta çatı tamiratıyla uğraşan insanlar için ordan uçsalar yakı fayda eder mi, ederse hangisi eder şeklinde derin düşünceler içerisine daldım ve tabii akabinde midem asit yaptı. Ha, o zavallıları bu koşullarda çalıştıranları pipilerinden asmak, 13. kattan aşağı sallandırmak lazım mıdır? Lazımdır, o ayrı.

Mide asiti diyince; bu aralar ülserim azdı çok fena. Mevsim dönümlerinde illa bi kudurur bu mel-un, şimdiki gibi mevsim ortasındaysak da mutlaka stres katsayımda bir artış, bir mutsuzluk durumu filan vardır. Durduk yere geviş getirtmez, durduk yere asit burnuma kadar çıkıp sinüslerimi dağlamaz.

Bu ülserle ben 20'li yaşlarımda, çıtır ve son derece dertsiz, gamsız olmam gereken bir dönemde tanışmıştım. Sigara içiyordum o zamanlar sefil gibi, beslenmeme dikkat etmiyordum hiç falan, herhalde onlardan. Doktora gittiğimde ise 4 senedir bu illetle uğraşıyordum ve yolda görenlerin AIDS'e yakalandığımı sanmasına sebep olan bir görüntüm vardı. Doktorum olacak olan dahiliyeci -Bahadır mıydı, Temcettin miydi ne halttı?- herifin '4 senedir midem bulanıyör doktor beyg' isimli şikayetime '1 aylık hamilesiniz bağyan' şeklinde cevap verdiği an, pozitif bilimin beynimde su buharı haline dönüşüp, Matematik Mühendisi/Bilgi İşlemci Aslı'nın transforme olarak bedeni ve ruhunu, esasen genlerine sinmiş olan Sıdıka'ya (Bu vesileyle Atilla Atalay'a da selam edelim buradan :)) teslim ettiği andır. Bu teşhisi takip eden aylarda Meryem Ana'nın durumunun gerçekliğine, elele tutuşmaktan hamile kalınabileceğine ve karnım şişmemiş olmasına rağmen aniden doğurabileceğime kesinlikle inanmış bir kişi olduğumu ve bunun yüzünden endişelendiğimi itiraf etmek zorundayım. Hey gidi rahmetli Şacettin... (ölmese de mideye bakarken bebek gören doktorun lisansı elinden alınmıştır şimdiye herhal)

Bu olaydan bir sene filan sonra SSK'nın gerçek doktorlarından biri bana ülser teşhisi koydu. O zamanlar endoskopi yapılırken kamerayı canlı canlı yutturuyorlardı insana. Hiç unutamıyorum o 2 dakika 45 saniyeyi. Bir de patolojiye göndermek ve helikobakter testi için birkaç parça koparıyorlardı mideden. Ya şimdi hatırlayınca olayları, düşünüyorum da işletti mi bu doktorlar beni acep diye... Ööle saçma ki. Helikobakter testi için alınan parçayı bir sıvının içinde küçük bir kutuya koymuştu adam. '24 saat sonra bu sıvı pembe olursa bakteri var, sarı kalırsa yok demektir. Ancak bunu teninize değecek bir şekilde taşırsanız daha iyi sonuç alırsınız.' demişti bana. Ne bu be? Beyaz sakallı dede gibi! E koskoca doktor, dediğini yapmayacak halimiz yok tabii. O gün Kadıköy Anadolu'dan pek yakın bir dostumun nikahında prensesler gibi giyinmiş, süslenmiş, kuğular gibi süzülürken cebimde bir mide parçası taşıdığımı çok az insan bilir. Bunlardan biri de o gece benle mütemadiyen alay eden Nazif Bey'dir. O sıralar zamanın şahane radyosu Hür FM'de DJ idi kendisi ve suratıma dedikleri yetmezmiş gibi program esnasında lafımı etmişti pis pis.

Neysem merak edenler için sıvı pembeye dönmedi ve ben 'mide kanaması riski taşıyan' bir tedaviye başladım teşhisin takibinde. Doktorun bana, tedaviye ek olarak 'Düşünce tarzınızı değiştirmeniz lazım, rahat bir insan olmanız gerekiyor' filan gibi bir şeyler dediğini hatırlıyorum. Olduuu! Gün içinde yuttuğum 8 ilaç da herhalde kazık kadar olup, taşlaşmış düşünce tarzımı değiştiremediğim için işe yaramadı. Hatta ve hatta en berbat ülser krizlerini (öyle garip bir şeydir, mutlaka gece yakalar ve insanın ateşi filan fırlar) bu ilaçları kullanırken geçirdim.

Tedaviden 6-7 sene sonra sigarayı bırakıp, güzelce semirmemin takibinde biraz rahatlayabildim. 'Yaşandı Bitti Saygısızca' gibi bir durum oldu yani bu.

02 Şubat 2010 Salı

Monopoly (Junior Edition)

2004-2005,5 seneleri arasında enik sonrası depresyon ya da havalı adıyla post-partum depression geçirdim. Bu aralar çok moda. Sizler, 'Çocuk da yaparım kariyer de' diye çığıran modern dünyanın süpersonik kadınları! Olmadınız mı yoksam doğum sonrası depresyon? Elif Şafak kitabını bile yazıp para kapısı haline getirdi ayol. Ve bunu yaşayan yaşamayan hepiniz, annelerinize sorun. Size burun kıvırarak 'O sizin şımarıklığınız, yoktu bizim zamanımızda doğum sonrası depresyon filan' diyeceklerdir.. İstisnasız! Haklılar da, gerçekten yoktu. Ben bu söz konusu mistik duruma süper bir açıklama buldum bile. Bu tür depresyon değerli tıp alimlerinin dediğinin aksine kimyasal, hormonal, psikolojik filan değil de, esasen süper cool'luk halinden ultra uncool'luğa dokuz ay gibi aşırı kısa bir zamanda kafa üstü dalınmasından kaynaklanmaktadır. Eski ve depreşmeyen yeni annelerimiz alınmasınlar :P

Mutlaka hayat devam ederken felek sillesini atmak suretiyle de bizi bu mertebeye taşıyabilirdi, o ayrı. Çoğu kadını taşıyor da zaten. Ne bileyim.. Yüz yaşına gelmiş olmamıza rağmen hala anne-baba hegamonyasından kurtulamamış olmak, sevmediğimiz bir işi yapmak, günümüzün çok kıymetli sekiz saati boyunca iş yerimizde, geri kalanında ise sokaktaki insanlığa geçememiş ara tür ile muhattap olmak, kıllı göbeğinin üzerine beyaz atletini çekip maç seyretmek, maç konuşmak, maç işemekten başka bir şey yapmayan/yapamayan, insana 'Guiza ile sevişse de rahatlasak!' dedirten bir adamla evlenmek ve ısrarla senelerce evli kalmak türünde şeyler yavaş yavaş, sindire sindire bizi uncool'luk denizine kolluksuz bırakabilirdi. Fakat asla hamilelik ve doğum süreci kadar hızla gerçekleştiremezdi bunu.

Doğa çocuklu insanın zeki, akıllı, kıymetli bir vatandaş olmasını isteseydi, hamileliğin birinci gününde husüle gelen o anestezi almış uyuma, o bebek doğduktan sonra da bir süre devam edecek olan aptallık/idrak edememe/unutma hali de olmazdı. Burada hemen şu hamile olduğunu altıncı ayda anca anlayan kadınları ellemek istiyorum izninizle. Sanırım daha fazla aptallaşamayacakları için böyle bir şey başlarına geliyor. IQ'su olan (herhangi integer sayı olabilir :P) bir kadının hamile olduğunu anlaması için test mest yaptırmasına gerek yoktur.

Neysem doğumdan birkaç sene sonra baktım ki olay bende alışkanlık yaratmış. Depresyondan obsesyona, ota boka evhamdan inanılmaz fobilere güle oynaya geçişler yapıyor, minik minik salınıyorum.. bir psikiyatriste gittim. Yine kıymetli hekim kardeşlerim beni mazur görsünler, o herkese kapılarından girer girmez dayadıkları anti-depresanlar hakkında da diyeceklerim var. Bu ilaçlar öyle dedikleri gibi nörotransmitter'larınızı zıplatarak, hormon baloncuklarınızı hoplatarak iyileştirmiyor sizi efenim. Evet, ilaçlar kesinlikle işe yarıyor ama tedaviye başladıktan iki ay sonra yarı yağlı, kalorisi azaltılmış mayonez hakkında 'It's not mayonaise!' buyuran Fat Monica haline gelmemiz yüzünden, başka bir şeyden değil. Birincisi 'Şişman insan neşelidir' desturundan hareketle kilo almaya başladıkça neşeleniyoruz, ikincisi ise uyuşup sızmadığımız yegane saatlerde yemekten başka bir şey düşünemediğimiz için dertlerimizi unutuyoruz.

Kendimi eski hayvan gibi hissedebilmem, konuşup gülebilmem, beyin hücrelerimin bir kısmını ölmeden kurtarabilmem, yani sokağa çıkmadan önce ayakkabılarımı giymeyi unutmamam filan anca doğumdan 3-4 yıl sonrasına tekabül ediyor. Yine de bundan sonra asla %100 kapasiteyle hizmet veremeyeceğim mutlak bir gerçek zira son on gündür günün on iki saati oynadığım oyun şudur;

28 Ocak 2010 Perşembe

Note to Self

Son dönemde okumuş olduğun Marquis de Sade'ın Yatak Odasında Felsefe adlı kitabını kütüphanenin en üst rafına kaldır!

Kaza sonucu bir şekilde eniğin eline geçerse de, muhtemel bir 'Anneciğim, sodomi ne demek?' sorusuna karşı gerekli önlemleri alarak hazırlıklı ol!

27 Ocak 2010 Çarşamba

Damages

Bazı artiz de anasının karnından şanslı doğmuş, orası kesin. Mesela Glenn Close'un rol yapmayı öğrenmesine bile gerek kalmayabilirdi esasen, sırf böyle tuhaf bir yüzü olduğu için. Sean Penn'i tesbit ettim zamanında mesela. Adam hep aynı tip rollerde, suratının izin verdiği ölçülerde :)
Netekim Friends'de komedi yapmışlığı da vardır ama onda da yüzü ağlaktır. Mecburen zahir.

Ancak Glenn böyle değil tabii, bu sıralar tüm süpersonik sinema artizlerinin yaptığı gibi o da tv'ye yöneldi, pek de şükela etti. Zira bu sene 3. sezonu başlayan Damages aptal kutusunda seyredilebilecek en şahane şeylerden biri. Edinin!

video

23 Ocak 2010 Cumartesi

filmocağı 2010

Her sene Oskar ve Altın Küre ödül adayları açıklandıktan sonra aynı şey olur. Aday olan tüm filmleri indiririm ama tören öncesinde de sonrasında da seyretmem nedense :) Genel anlamda Amerikan sinemasından tiksinmem yüzünden sanırım. Bu sene bir değişiklik oldu. Neolitik Hanım'ın tavsiyesi üzerine Julie & Julia, Nazif Bey'in tavsiyesi üzerine ise The Hangover'ı seyrettikten sonra ekstradan birkaç tane daha Altın Küre alan/adayı olan filmi izleme fırsatı buldum.

Meryl Streep bu sene kompile chick-flick takılmış. Kendisinden bir gömlek daha iyi olan Julie & Julia gibi It's Complicated da o çeşit. Tamam, hastasıyız bu kadının. Pek sanatçı, pek insan filan da çok gülüyo beeee. Kıkır kıkır devamlı, n'oluyo? Türümüz romantik-komedi diye devamlı gülüp, göz süzmemiz mi gerekiyo anlamadım ki? Rahatsız edici biraz. Yalnız Steve Martin çok acayip. Ben 5 yaşındayken de aynıydı, şimdi de ööle diyeceğim. Sadece göz kapakları sarkıyor adamın, başkaca hiçbir yeri değişmiyor. 55 yaşında vampir edilmiş olabilir bir ihtimal. Alec Baldwin'i ise 30 Rock dizisinde yakınen takip ediyoruz mutlaka ancak dizide, bu filmdeki gibi göt-göbek göstermediği için Jabba haline geldiğini farketmemişim. Sandalyeye oturduğunda bağdaş kurmuş gibi görünüyor, bitmiş adam, yazık...

Up in the Air bağımsız film mi allahaşkına? Bir bilen aydınlatsın beni lütfen. Zira bu kadar boktan olup ses getiren filmler hep bağımsızlıklarının şerefine bu övgüleri alıyorlar. Sideways ve Juno'yu ayrı tutayım kendi adıma ama Lost in Translation'dan, Little Miss Sunshine'dan filan hep nefret etmiştim çok fena. Bu film de tam anlamıyla bu minvalde. Zaten George Clooney oynayacak ve düzgün bir şey olacak, rastlamadım daha. Gençken en azından bari adam güzeldi filan, çekiliyordu biraz. Şimdi o da kalmamış. Gözlerinde Hamas lideri nursuzluğu var. Netekim hiç sevmedim filmi ama erkekler Vera Farmiga hastasıymış duyduğum kadarıynan. Onun hatırına bakabilirler, peki.

Şu zilyar dalda aday olup hiçbirini alamayan ama garip bir cast (Penelope Cruz, Nicole Kidman, Daniel Day Lewis, Judi Dench, Kate Hudson, Marion Cotillard, Sophia Loren v.s) sahibi olan müzikal Nine ilgimi çekti tabii ama indirdiğim şey Nine isimli başka bir animasyon çıktı. Sanırım niyet ettiğim olanından daha güzeldir. Post-apokaliptik bir kabus diyorlar kendisi için. Zaman zaman Wall-E'yi hatırlatıyor. Senaryo çok kötü yazılmış ancak animasyon mükemmel gibi. Ööle Disney-Pixar türü bir şey değil, bildiğimiz Pink Floyd videosu sankı. Seyredin bunu o açıdan.

Pixar demişken, Disney bunları satın aldı mertlik bozuldu tabii ama Up şirin bir animasyonmuş. Sırtında, binlerce balonun yardımıyla uçan evi, çocukluk hayalinin peşinden Güney Amerika'ya giden yaşlı adam ve izci bozması küçük arkadaşının hikayesi. Bunda da Nine'ın aksine teknoloji alışıldık ama hikaye yaratıcı. Pek güzel, pek güzel.

Irak'ta kendi edip kendi bulan Amerika'lıların sızlanmasının konu edildiği The Hurt Locker ise 'War is drug' gibi havalı bir cümleyle başlayıp, takibinde iç sıkıntısından başka bir şey sunmayan bir film. 30 senedir Vietnam'larını seyrettiriyorlar bütün dünyaya 'Ah ne salağız, ne boklar yedik. Yine de ellediler bizi kombat esnasında' diye, Irak ile Afganistan'ı herhalde ben ölene kadar seyrederiz artık mecburen. Tek ilginçliği var, Ralph Fiennes ve Lost dizisinden siyah donuyla tanıdığımız Kate'in sadece birkaç dakika için filme konuk olması :)

Ve son olarak (500) Days of Summer. Yine chick-flick ama bu sefer bir naiflik, bir hoşluk, bir platonizm, filmin ilk dakikasından itibaren hissedilen bir Pushing Daisies havası. Belki de tüm sinema tarihinin en kötü filmlerinden biri olan Inglourious Basterds'ın arkasından seyrettiğim için olabilir, beğendim.